Kınamak

Soru

Hocam Selamün Aleyküm, aklıma çok takıldı yanlış mı yapıyorum ? diye. Bir kimsenin ismini vermeden bir topluluğun önünde işlediği günahı kınamak caiz midir ? “Kınadığınız başınıza gelmedikçe ölmezsiniz” hadisinden murad nedir ?

Cevap;

ve-Aleykûm Selâm ve Rahmetullahî,

Ebu’d-Derdâ Hazretleri bir gün şehri dolaşırken, halkın, bir günahkâra ağır sözlerle hakâret ettiklerine şâhid oldu. Onlara sordu:

“Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz, onu oradan çıkarmaz mısınız?”

Oradakiler: “Evet, çıkarırız!” dediler. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ Hazretleri:

“O hâlde kardeşinize ağır sözler söylemeyin, size âfiyet veren Allâh’a hamd edin!” dedi.

Bunun üzerine onlar:
“Siz bu günahkâra kızmıyor musunuz?” dediler.

Büyük sahâbi Ebû’d-Derdâ(r.a) suâle şöyle cevap verdi:

“–Ben onun kendisine ve şahsiyetine değil, günâhına kızıyorum, günâhı terk ettiğinde, o yine benim din kardeşimdir.” [Abdürrazzâk, XI, 180; Ebû Nuaym, Hilye, I, 225]

Günâhı kınamak farklı bir şeydir, günâhkârı kınamak farklı bir şeydir. Binaenaleyh, meseleyi ince ince işlemek gerek:

A) Kalbiniz bu konuda günâha mı yoksa günâhkâra mı düşman ?

B) Günâhkârın ismini vermeseniz bile, anlattığınızda, o olduğu anlaşılacak bir durum var mı ?

C) Bu hususta günah sahibidir ancak, müslümandır diyerek, kardeşinizi, yalnız ikinizin olduğu bir yerde uyardınız mı ?

D) İlgili hadis-i şerif: “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.” [Tirmizi, Kıyamet, 53, 2507; Beyhaki, 5/315, 2778; Keşfu’l-Hafa, 2/265]

El-Cevab:

(A) İmâm Câfer es-Sâdık (r.a) Hazretleri buyurur: “Bir mü’min kardeşine âit, sevilmeyen/uygun olmayan bir şey duyarsan, onun adına yetmişe kadar mâzeret kapısı araştır. Bulamazsan; “Belki benim bilmediğim veya fehmine ermediğim bir mâzereti vardır.” de, akabinde ise meseleyi kapat !..” [Abdûlmecid-i Hânî/ el-Hadâikû’l-Verdîyye/ sf. 32]

İmâm Câfer es-Sâdık (r.a) Hazretlerinin buyurduğu açıktır. Mü’min mü’min kardeşinde kusur görmemelidir, görmez, ve hatta Evliyâullâh bu konu ile ilgili, “Kusur gören tevbe etsin” buyurmuştur.

Bununla birlikte, mü’min kula olan sevgimiz ile aynı ölçüde günâhlara karşı buğzederiz ve sevmeyiz. Burada günahı kınamak da mü’mini kamil görmek gibi dini bir gerekliliktir. Kalbin buğziyetinin nereye yöneldiğine dikkat etmeniz gerekir. Buğz ettiğiniz o günahı anlatırken dahi, aklınıza günahı işleyenler geliyor ve üzülmüyorsanız susmanız daha hayırlıdır.

(B) Bulunduğunuz çevre itibariyle bahsini açtığınız konu, hakkında konuştuğunuz kişinin kim olduğunu belli edecek derecede sarih ise [ancak anlatılan mesele dînen haramlığı açık, ve harâmı işleyenin kendisi de bunu alenen izhar ediyor ise beis yoktur] burada da harâm işlemiş ve gıybet etmiş olursunuz. Çünkü, kastın dışına çıkmış olursunuz. Burada esas olan günâh iken, hedefe yine günâhkâr oturmuş olur. Ancak bazı durumlar bunun dışındadır. Gıybetin de caiz olduğu durumlar vardır:

a- Zûlme uğramış bir kimsenin, hükümdar veya hâkim gibi, zâlime karşı kendisine yardımcı olabilecek yetki ve kudrete sâhip birine gidip; “Falan bana şöyle şöyle haksızlık etti.” demesi caizdir.

b- Bir kişinin fetvâ makâmına gidip, “Falanca bana zulmetti. Hakkımı almamın ve haksızlığı önlememin yolu nedir ?” gibi sözler söylemesi. Ancak burada dahî ihtiyaçtan dolayı câizdir; mesele üstü kapalı olarak arz edilebilecek vasıfta ise bu ihtiyata ve fazilete daha muvâfıktır.

c- Müslümanları şerden sakındırmak ve iyiliklerini istemek (nasihat). Bunun da değişik şekilleri vardır:

{1} Hadis râvîlerinden ve şâhitlerinden kusurlu olanları cerh etmek. Bu, icmâ ile câizdir. Hattâ yerine göre vâcip bile olur.

{2} Bir kimse ile dünürlük, ortaklık, komşuluk, alışveriş vs. yapmak veya emânet bırakmak isteyen kişiye, mevzû ile doğrudan alâkalı bilgilerin [mevzuu dışı bilgilerin söylenmesi helâl değildir] söylenmesi caizdir.

{3} Dîni ve dînî ilimleri öğrenmek isteyen birinin, bid’atçı veya günahkâr (fâsık) bir hocadan ders aldığına şâhid olup zarar göreceği endişesine kapılan birinin, o öğrenciye öğüt verip hocasının hâlini açıklaması.

{4} Üstlendiği vazifeyi îcâb ettiği şekilde yapmayan bir vazifelinin durumunu üst makâma bildirmek.

d- Fâsıklık ve bid’atçılığı âşikar olan kimsenin hakkında konuşmak. Ancak onun açığa vurduklarının dışındaki başka ayıplarının anılması [onların da söylenmesini gerektiren başka bir sebep yoksa] haramdır.

e- Bir insan; şaşı, topal, sağır, kör veya buna benzer başka lâkaplarla biliniyorsa, onu sırf târif edebilmek için bu lâkapları kullanmak. Böyle lâkaplarla bilinen kişilerin başka türlü târif ve tanıtımı mümkün olduğu sürece bu lâkapları kullanmaktan da sakınmak îcâb eder.

Böylece bu niyet ve hudutlar çercevesinde olmalısınız.

(C) Günâhı işleyen kişi/topluluk her ne/kim olursa olsun, bunu duyurmadan evvel uyarmalı ve doğruyu onlara anlatmalısınız. Bu günahın sahibi bir şahıs ise onu yalnız ikinizin olduğu bir yerde uyarmalısınız. İnsanlar içinde kişiyi uyarmak hem kibir alâmetidir hem de kişiye hakârettir. Nitekim, bir hadis-i şerifte: Birisi Rasûlullâh aleyhissalâtu vesselâm efendimize ‘ğıybet nedir?’ diye sual etti. Efendimiz aleyhisselâm da ‘Bir kimseden, işitince hoşuna gitmeyeceği şekilde bahsetmen’ buyurdular. O kişi ‘Doğru bile olsa da mı?’ diye sorunca, Efendimiz ‘olmayanı söylersen, bu iftira olur’ buyurdu. Emr-i bil ma’ruf’ta kişinin duyduğunda hoşuna gitse de gitmese de onu uyarmak gerekir. Şayet günahı bir topluluk işliyor ise yöneticilerini, uymazlarsa/ulaşılamıyorsa, mensuplarını/etraflarını uyarmak gerek. Bu mesuliyetler gerçekleştirildikten sonra mü’min olarak vazifemiz; şayet ortada bir gereklilik ve müslümanların bir zararı sözkonusu ise, ve bu günahtan rücu edilmemiş ve devam ediliyor ise, bunu duyurmak ve insanları uyandırmaktır.

(D) “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.” [Tirmizi, Kıyamet, 53, 2507; Beyhaki, 5/315, 2778; Keşfu’l-Hafa, 2/265]

Zikredilen hadis-i şerif’in sıhhat durumuna girmeden izâh edecek olursak: Burada kınama bakımından kast, günahtır, günâhkâr değil. Günahı kınama şekli ise; şayet kınayan kişi bu günahı daha önce işlemediyse, sakınmaya daha fazla çabalaması, kalbinden buğz etmesi, insanları bu günaha karşı uyarması şeklindedir. Ancak burada nefsine fırsat vermemelidir. Duyduğu/gördüğü günah neticesinde müslüman kardeşinin haline üzülmüyor, o günaha düşmekten korkmuyorsa ve sakınmıyorsa, diline gelen sözlerden evvel kalbine gelen bu düşünceleri temizlemesi gerekir. Bir diğer manâ da şudur ki, işlenilen günah müslümanları zarara ugratıcı, aldatıcı, dine ve mukaddesata karşı işlenmiş ise, bunu duyurmak ve yapana da buğz etmek gerekir. Ancak, nefsani olarak değil; dini asabiyetin, imana verdiği bilinç, nazar ve fikir ile…

Bu hususlar bu şekildedir kardeşimiz, haklı sebepler olduğu sürece konuşmak faziletli olan, sebepler oluşmadıkça da susmak efdal olandır. Siz kendinizin bu kurallar çerçevesinde nerede olduğunuzu tayin edebilirsiniz.

Vel-hamdûlillâh…

devam etmekte 0
Molla Ravvâsî 3 ay 0 Cevaplar 269 görünümler 3

Bir cevap bırakın

Araştır
Araştır